.::Develi ve Yöresi Kültür Dayanışma Derneği::.

Pazartesi
Mayıs 21st
Yazı Boyutu
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ “HAYRİ RUHİ SEVİMAY “

AHMET GÜRLEK

Ahmet Gürlek, 1946 yılında Develi'de doğdu. Babası medrese müderrisi Ahmet Efendi'nin oğlu Halil, annesi Karaman'lı Ali Efendi’nin kızı Pakize Hanım'dır. İlköğrenimini Develi İstiklal İlkokulu’nda, ortaöğrenimini ise Develi Lisesi'nde tamamladı. Daha sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Kütüphanecilik Bölümü’nden 1969 yılında mezun oldu. Üniversite öğrenciliği yıllarında; Türk Tarih Kurumu, ODTU ve UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Kütüphanelerinde çalıştı. 1987 yılında Kültür Bakanlığı'na atanarak İzmir Atatürk İl Halk Kütüphanesi'nde çalışmaya başladı. Kütüphaneye yeni bölümler kazandırdı. Üstün çalışmalarından dolayı Kültür Bakanlığınca takdirname ve teşekkür belgeleriyle ödüllendirildi. 1995 yılında, İstanbul’da toplanan IFLA (Uluslararası Kütüphanecilik Dernekleri Federasyonu) Genel Kurulu'na, İzmir delegesi olarak katıldı. Bu nedenle dönemin Kültür Bakanı İsmail Cem tarafından teşekkür belgesi verildi. 2001'de, İzmir İl Kültür Müdür Yardımcılığı’na atandı. 2003 yılında emekliliği nedeniyle bu görevi bıraktıktan sonra, 2004 yılında İzmir Milli Kütüphanesinde, müdür olarak tekrar göreve başladı. Hürriyet Ege Yazarı Siral Ekşi'nin deyimiyle "Bilgi Denizinin Kaptanı" oldu.

İzmir Develililer Kültür Ve Dayanışma Derneği'nin kurucusu ve eski başkanlığını da yapan Gürlek, bir yandan kütüphaneci diğer yandan da bütün yönleriyle Develi'yi inceleyen bir kent araştırmacısıdır.

Develi ile İlgili Yapıtları:

  • Memleketim Develi
  • Develi Evleri
  • Develi Mutfak Kültürü
  • Develi Şiirleri Antolojisi
  • Develi Fotoğrafları
  • Seyrani Şiirleri Antolojisi

BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ   “HAYRİ RUHİ SEVİMAY “

Sizlere bir başarı öyküsünden söz etmek istiyorum. Birçok Develilinin yaşadığı benzer bir öykü. Bu öykünün kahramanı, Hayri Ruhi Sevimay.

Sevimay, 25 Ocak 1933’te Kayseri’de doğmuş. Babası Ali Rıza Bey, o zamanlar Kayseri Tapu Muhafızlığında memurmuş. 1934 yılında soyadı kanunu çıkınca “Giligil” lâkabı yerine “Sevimay” soyadını almışlar. Zaman içinde Giligil sözcüğü Kiligil olmuş. Aile Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yukarı Develi’den Everek Fenese Mahallesi’ne göç etmiş.

Tapu memuru Ali Rıza Bey, dört çocuktan fazlasına bakamadığı için Hayri doğunca ablası Fikriye, Develi’deki dedesinin yanına gönderilmiş. Kardeşi Zeki de doğunca aynı şekilde Hayri de Develi’ye dedesinin yanına gitmek zorunda kalmış. Böylece Fikriye ile Hayri, Develi’de dede evinde yaşamaya başlamışlar. Çocukluğu, dedesinin yanında eşi (aynı zamanda teyzesi olur) ve amcaları arasında mutluluk içinde geçmiş. 1936 yılında Tapu Muhafız Muavini unvanıyla baba Giresun’a atandıktan iki yıl sonra Hayri’yi yanına aldırdıysa da kısa bir süre sonra Hayri Develi’ye dönmüş. 1939 yılında babası Sivas Tapu Muhafızlığına atanınca, bu arada Hayri’nin de okul çağının yaklaşması üzerine Sivas’a giderek Cumhuriyet İlkokulunda eğitime başlamış. Büyük depremi ve depremin ardından yaygınlaşan tifo salgınını burada yaşamıştı. Tifodan ölen çok olmuştu. Sivas’ta altıncı kardeşi Zeki dünyaya gelmişti. 1940 yılında Çorum’a taşınmışlardı. Burada şiddetli bir sıtma salgınına yakalanmışlardı. Henüz evlerine bile yerleşmeden tüm ev halkı sıtmanın ateşinden yanmış, titreyerek yatağa düşmüşlerdi. İyileşince de buradaki Cumhuriyet İlkokuluna devam etmişti.

Çorum’da oldukları yıllarda II. Dünya Savaşı başlamıştı. Devlet, memurunu gözetmesine karşın fiyatlar artmış, bazı malları bulmak zorlaşmıştı. Kumaştan şekere, gazdan ekmeğe ve tuza kadar birçok mal karneye bağlanmıştı. Beyaz defter yerine sarı saman defterler kullanılmaya başlanmıştı. Fiyatlardaki yükselme, gereksinim duyulan tüketim mallarını edinememe, Ali Rıza Bey’i geçim sıkıntısına düşürmüştü. Bu nedenle, genel müdürlükte bir arkadaşının yardımıyla Develi’ye atanmasını sağlamıştı. Develi’de evi, bağı, bahçesi vardı. Daha rahat yaşar, çocuklarını daha iyi koşullarda büyütürdü. 1941 yılında bir kısmı kamyonla, bir kısmı trenle yapılan yolculuktan sonra Develi’ye gelmişlerdi. Ailede herkes mutluydu. Ali Rıza Bey, bir keşifte üşütmüş ve yatağa düşmüştü. Zatürree tanısı konmuştu. İyileşmeden tekrar göreve döndüğünden tekrar hastalanmıştı. 1942 yılında henüz 42 yaşında hayata gözlerini yummuştu. Baba öldüğünde çocuklarından Şerife 2, Zeki 7, Hayri 9, Fikriye 11, Şükrü 13, Saime 17 yaşındaydılar. Yalnız Zekiye evliydi.

Babasının Emekli Sandığı üyelik süresi 9 gün noksan diye dul ve yetim aylığı bağlanmamıştı. Devlet 2500 lira kadar bir ikramiye ödemişti. İşte Hayri Ruhi’nin sıkıntılarının daha da artacağı günler başlamıştı.

İkramiye kısa zamanda tükenmişti. Ekmek, gaz, kumaş ve diğer memur karneleri ellerinden alınmıştı. Yetimliğin ve savaşın ağır koşullarını birlikte yaşamışlardı. Dükkân, arsa gibi taşınmazları satarak bağ, bostan ve tarlalarını ekerek burada annesi ve tüm kardeşleri güçlerinin yettiğince çalışarak ekmeklerini kazanmaya çalışmışlardı.

Eğitim olanağını yitireceği olasılığını düşünen annesi, yaz aylarında kunduracı ustasının yanına çırak olarak vermişti. Melek Girmez çarşısındaki bu ayakkabıcı ustası babam Gürleklerin Halil’di. Ağabeyim Şaban, öğleleri sefer tasıyla yemek getirip, öğleden sonra da birlikte çıraklık yaparlarmış. Hayri, pazar günleri de bağ ve bahçe işlerinde annesine yardım edermiş. Çocukluğunda arkadaşlarıyla gönlünce oyun oynamaz, gezip tozmazmış. Çıraklıkta siparişlerden ve satışlardan aldığı bahşişleri biriktiriyor, okul başlarken kitap ve defter almada kullanıyormuş. Bu paraların her kuruşuna kadar ihtiyacı varmış.

Ortaokulu bitirdiğinde usta olmuş gibiydi. Yardım almadan ayakkabı yapabiliyordu. Soğukkuyu lastik ayakkabıları ve oto tekerinden yapılan ayakkabılar, yemeninin ve deri-kösele ayakkabılarının yerini alınca ayakkabıcılıkta eski tatlı işler kalmamıştı. Bunun üzerine terzi ve şapkacı çıraklığına başlamıştı. Dikişte epeyce ilerlemişti. Pantolon, yelek dikebilen cekette kol ve yaka dikimine yardımcı olabilecek bir duruma da gelmişti. Ortaokula devam ederken arkadaşlarının forma forma aldıkları kitapları ve dergileri ciltleyerek, eski kitaplardan yaptığı kesek ağlarını bakkallara satarak harçlığını çıkartıyor, hatta annesine bile katkıda bulunuyormuş. Orta son sınıfta ağabeyi ile birlikte biriktirdikleri paralarla bir kısrak almış, daha sonra satarak güzel bir tay sahibi olmuşlardı. Tayı, bağ bahçe işlerinde kullanıyorlarmış. Evlerinde bir boz eşek, iki inek, iki de danaları varmış. Ortaokulu bitirince gelirleri Kayseri’de lise okumalarına olanak vermiyormuş. Boyu ve kilosunun da uygun olmadığı gerekçesiyle öğretmen okuluna da almamışlar. Başka da parasız yatılı okula başvuramamış. 1947–48 kışını eski Türkçe okuma-yazma Kuran öğrenmekle geçirmiş. Annesi “Bu iyi oldu, biraz toparlarsın, belki de baban gibi hafız olursun!”  diye öğüt vermiş. 1948 yılında sanki bir mucize olmuştu. Dul ve yetim aylığı bağlanmış. Ali Rıza Bey’in çalışma süresi eksik değil aslında 1,5 yıl fazlaymış. Biriken aylıklarla borçlarını ödemişler, kalanlarla da idare etmeye çalışmışlardı. Hayri, her akşam sofrasından sonra liseye gitme konusunu açıyor, ısrar ediyor, başarısız oluyormuş.

Nihayet 20 Kasım 1949 sabahı teyzesi ve Zekiye ablasının yardımıyla annesinden liseye gitmesi için izin almıştı. Annesinin olurunu alır almaz yatak, yorgan ve giyecek dengi yapılmış. Fakat Kayseri’ye giden otobüste yer yokmuş. Şoför Abdullah, yatak dengini Sivas oteline bırakabileceği söylemişti. Öğleden sonra ağabeyi taya,  kendisi de Muharrem’lerin eşeğine binerek yola koyulmuşlar. Ertesi günü bekleyememişler annesi cayabilir korkusuyla. Mevsim elvermese de Erciyes yolunu denemeliydiler. Onlar da öyle yapmışlar. Tekiri aştıklarında güneş tepelerin ardına düşmüştü. Bir süre sonra hava gittikçe soğumaya başlamıştı. Papaklarını, paltolarını giyinip atkılarıyla göğüslerini, boyunlarını iyice sarmışlar. Gece yarısı Hisarcık’ı ancak aşabilmişler. Soğuktan çeneleri titremiş, kulakları keçeleşmişti. Kayseri’ye vardıklarında gün ağarmak üzereydi. Atı ve eşeği bir hana bırakmışlar. İstanbul Oteli’ne girdiklerinde elleri, yüzleri, kulakları yanıyor, sızlıyordu. Ağabeyi biraz uyuyabilmişti. Ama Hayri, derslere iki buçuk ay önce başlamış olan liseye kabul edip edilmeyeceği endişesi içinde gözlerine uyku girmemişti. Kuşluk vakti, aile dostu olan lise resim öğretmeni İsmail Canatan’a ulaşmışlardı. Hep birlikte lise müdürüne gitmişler. Geç kaldıkları için okula kayıt yaptıramamışlar. Hep birlikte bir de Ticaret Lisesi’nde şanslarını denemek istemişler. Okul müdürü, İsmail Bey’i sevdiğinden zor da olsa okula kaydını yaptırdılar.

Sonra Sivas Oteli’nden yatak dengini alarak Mahir Hocaoğlu, Mehmet Çetin ve Sıtkı Yücel’in ortaklaşa kiraladıkları Leylek Palas’a geçmişlerdi. Burası dubleks bir yapıymış. Altta geniş bir antre, üstte ise çok geniş bir salondan ibaretmiş. Günde bir çuval odun yanıyor yine de ısınamıyorlarmış. Evde başına papağı geçiriyor, yatağa giriyor, sürekli ders çalışıyormuş. Çünkü okulla arasında iki buçuk aylık bir açık varmış. Kısa bir süre sonra karne almış, iki zayıf var. İkinci dönemde ise iftiharla geçmiş. O yaz Develi’de manavlık yaparak biraz para biriktirmişti. Okul zamanı Leylek Palas’tan ayrılarak Nuh Naci Yazgan yurduna girmiş. Artık sıcak bir yerde kalacak, yemeği önüne gelecekti. Bir gün öğretmeni Kazım Pekmezci, Hayri’ye, İmamoğlu Pastırma ve Sucukları işletmesinin muhasebesinde iş bulmuştu. Okul dışında muhasebesine yardım edecekti. Osman İmamoğlu muhasebeyi ve mali hukuku iyi biliyordu. Kısa zamanda öğreterek yetiştirmiş ve muhasebeyi Hayri’ye bırakmıştı. Aylığı da 80 lira olmuştu. Yaz aylarında Develi’ye geldiğinde bu kez Av. Hayrettin Bıçakçı’nın yanında kâtipliğe başlamıştı. Kayseri’ye döndüğünde öğretmenleri Osman ve Kazım Beyler daha başka işler de bulmuşlardı. Böylece her geçen gün gelirini de sürekli artırıyordu. Bir taraftan kendi okul masraflarını karşılıyor diğer yandan da ailesine yardımda bulunuyordu. Liseyi iftiharla bitirdikten sonra 1952 yılında İstanbul’a gelerek İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebine kayıt yaptırmıştı. O zamanlar Ticaret Lisesi mezunları ancak bu okula gidebilirlermiş. 6 Şubat 1956’da okuldan mezun olmuş. Pertevniyal Lisesi’ni de dışarıdan bitirerek Hukuk Fakültesine kaydolmuş. Amacı buradan alacağı tecil ile kariyer yapmakmış. Ancak, tecilleri askerlik şubesinde işlenmediğinden zorunlu askere gitmek durumunda kalmıştı. 1960 yıllarında Hayri Ruhi, yedek subay olarak görevini tamamlıyordu.

31 Aralık 1960 tarihinde Ziraat Bankası sınavlarına girerek müfettiş yardımcılığı sınavlarını kazanmış, daha sonraları müfettiş, müşavir müfettiş ve teftiş kurulu başkanlığı görevlerinde bulunarak mesleğinin zirvesine ulaşmıştı.

Uzun ve zor bir yaşam mücadelesinden geçerek mesleğinde önemli yerlere gelen bir bürokrat olarak Hayri Ruhi Sevimay, mesleki yayınlar da yaptı. Ülke ekonomisine, bankacılığına hem uygulayıcı hem de bilimsel çalışmalarıyla önemli katkılar sağladığına inanıyorum. Sevimay, aynı zamanda bir ozan, bir öykücüdür. Gezdiği 350’den fazla il ve ilçedeki izlenimlerini, duygu ve düşüncelerini ak kâğıtlara dökmüş şiir olmuş, öykü olmuş bizlere ulaştırmış. Şimdilerde “Güz Çiçekleri” adlı şiir kitabı ile “10. Yıl Marşı’nın Öyküsü”nü yayınlamak üzere. Ankara’da yaşamını sürdürüyor. İyi ki varsınız Hayri Ruhi Sevimay’lar… Develi’nin onurları…

                     

H.Ruhi Sevimay ve çocukları: Dilara, Seyrani,Ayça,   

Sibel, Sevi ile birlikte

Hayri Ruhi SEVİMAY