Araştırmacı Yazar AHMET SIVACI
Teknolojinin gelişimiyle birlikte kaybolmuş ya da kaybolmaya yüz tutmuş el zanaatlarından öyleleri var ki pek bilinmezler. Küçük yerleşim birimlerinin izbe yerlerinde varlıklarını sürdürmeye çalışırlar. Gün gelir sessizce yok olurlar. Onları turistik amaçlı iş yapan yerlerde görürsünüz. Adeta ilk defa keşfedilmiş ya da çağlar öncelerinin ürünleri gibi bakar insanlar onlara. Oysa bilmezler ki alın teri, göz nuru dökülerek ve bütünüyle insan zekâsının, sihirli parmaklarda vücut bulmuş ürünleridir. Saz sele sepetçilik de işte bunlardan biri. Adını çoğu kimsenin belki de hiç duymadığı dahası görmediği geleneksel el mesleklerinden biri.
Develi İlçesi Sindelhöyük Kasabası... Tarihçi Yazar Süleyman Kocabaş ile Son Saz Sele Sepetçisi’nin varoşlarda bulunan aynı zamanda iş yeri olarak kullandığı evine gidiyoruz. Tozlu yollarda ilerleyen arabamız bir süre sonra tipik bir tek katlı köy evinin önünde duruyor. Dışarıdan bakıldığında evin damında; sonradan adını öğrendiğim berdiler ve kındıralar var. Bunlar Sultan Sazlığı’ndan kesilerek toplanmış bir tür lifli, belki kamışgillerden denilebilecek bitkiler. Dış kapıdan içeri girildiğinde göze çarpan ilk şey uzun ve geniş üstü açık avlu, ahır, tezekler, sağda solda gelişigüzel duran mutfak eşyaları, sol köşede odun ateşinde yemek pişirmek için kara taşlardan yapılmış seyyar ocak hani bir köy evinin bahçesinde ne bulunursa o tür şeyler.
Bütünüyle her şey o kadar doğal ki…
Sol tarafta üstü kapalı uzunca bir çardak ve altında berdilerin, kındıraların arasında çalışan bir adam görüyorum. Bu son hasırcı ustası Süleyman İlipınar. Mavi gözlü, yaşını göstermeyen numaralı gözlükler arkasında sevecen bakışlı, incecik bir adam. Hemen arkasında ve onun adeta sihirli parmakları ile dokunmuş çeşitli boy ve tiplerde saz sele sepetler. Bunlar adeta birer sanat eseri gibi. Bir süre hayranlıkla seyrediyorum. Bütün güzellikleri, çekicilikleriyle müşteri bekliyorlar ya da öylesine arz- endam ediyorlar açık havada.
Bizi görünce ayağa kalkıyor ve dış kapıda karşılıyor son saz sele sepetçisi. Tanışıyoruz ve çardak altına oturup sohbete başlıyoruz. Hava son derece sıcak. Ağustos ayı. Buz gibi limonata ikram ediyor bize eşi Firdevs Hanım. Serinliyoruz. Firdevs Hanım’ın da kındıra adlı bir lifli bitkiden ya da nasıl denir sazdan hasır kilim ördüğünü öğreniyorum. Hasır kilimler çardağın bir köşesinde rulo halinde öylece duruyorlar.
Süleyman İlipınar, Develi İlçesi, Sindelhöyük Kasabası 1949 doğumlu. Nam-ı diğer “Kamyonun Oğlu Sefil” Mehmet Ağa ile Sultan Hanım’ın 3 çocuğundan biri. Yalnızca okur-yazar. Babası o küçükken sele sepet yaparken annesi Sultan Hanım da hasır örermiş. Okumak içinde hala kanayan bir yara gibi duruyor Son Saz Sele Sepetçisi Süleyman İlipınar’ın. Buna rağmen yüzünden gülümseme hiç gitmiyor.
O günleri şöyle anlatıyor, içi burkularak;
- Okula gitmek istiyordum. Yaşıtlarım ilkokula giderken onlara özlemle bakardım. Ama babam
gitmemi istemez ve kendisiyle birlikte hasır örmemi isterdi. Sürekli baskı yapardı bana. Annem benden yana olurdu ama elinden bir şey gelmezdi. Çünkü evimizin başka geliri yoktu. Hasırcılıktan, sele sepetçilikten ekmek yiyorduk. Belki de babam haklıydı ama benim de çok istediğim şeyler vardı ki bu okumaktı. Bu yüzden evden kaçtım. Dokuz yaşına kadar kaçtım. Rahmetli annem benim yüzümden babamdan dayak yerdi. Çaresiz kaldım ve dokuz yaşımda babamın yanında sazdan sele sepet örme işine başladım. Askere gidene kadar çalıştım yanında. 1969 yılında askere gittim. Dönüşte yine aynı sele sepet işine başladım.
- Kurtulamadın yani?
- Nasıl kurtulacaksın. Okumak için zaten yaşım çoktan geçmişti. Başka bir zanaat da bilmiyordum.
Köy yeri işte. Sana ne öğretmişlerse onu yapmaya mecbursun. Evlenme çağım geldi. Ama evlenmek için bende ne para var ne pul.
- Eee ?
Süleyman Usta gülüyor gevrek gevrek. Tabii ki yanında oturan eşi Firdevs Hanım da öyle. Ama onun gözleri uzaklara dalıyor ve mahcup bir şekilde gülümsüyor yalnızca.
- Kaçırdım…
- Hadi!
- He ya! 1977 yılında kaçırdım. Nerde bende başlık parası. Ama işte yanımda söylesin
Takıntı vardı.
- Takıntı ne?
- Taze geline ne takılırsa o. O zamanki şartlar içinde. Bilezik, beşli falan filan işte. Gücümün yettiği
Kadar bir şeyler. Ne de olsa taze gelin. Kaçtı diye mahzun bırakılır mı öyle?
Süleyman Usta ile Firdevs Hanım’ın evliliklerinden çocukları Mustafa, Ayşe, Sultan ve Mehmet doğmuşlar. Onlara torunlarını soruyorum;
- Mustafa’nın; Halil İbrahim, Süleyman ve Mehmet adlarında çocukları var. Kızımız Ayşe’nin de
Çocuklarının adları Fatma ve Şakir. Sultan’ın iki çocuğu var; Melek ve Özden. Oğlum Mehmet askerden geldi henüz bekar.
- Sele sepetçilik hangi malzemelerden yapılıyor?
- Kındıra ve berdi dediğimiz şu gördüğünüz sazlardan yapılıyor.
- Nerden temin ediyorsunuz bunları?
- Sultan sazlığından… Suyun içine girip orakla kesiyorum. Orada kurumaya bırakıyorum.
- Ne kadar zamanda kuruyor?
- İki ayda istediğim gibi kuruyor. Daha sonra bir araçla buraya getirip şu damın üstüne atıyorum.
- Ne tür bir bitki bu kındıra?
Son saz sele sepetçisi Süleyman Usta eline bir kındıra denilen sazı ya da bitkiyi alıyor ve parçalara ayırarak bana gösteriyor.
- İçi süngerimsi. Dışı ise parlak tıpkı kamış gibi. Ama tabii ki kamış gibi sert değil bunlar. Ama
Kındıra bitkisi kat kat parçalardan meydana geliyor. Oldukça esnek bir bitki bunlar. Çok fazla kuruduğu zaman sele sepet örmekte zorlanıyorum.
- Ne yapıyorsun o zaman?
- Üstlerine biraz su serpiyorum.
Süleyman Usta’nın elinde tahta saplı, bıçağa benzer ama her iki tarafı da keskin olmayan ayrıca ucuna yakın bir yerde ve eninde geniş çaplı bir delik olan metal bir alet var. Ona “şiş “ ya da “ mil “ diyor. İşte tek aleti bu Süleyman Usta’nın.
- Sele sepetler nerede kullanılıyor ya da kaç türlü sele sepet var?
- Sele sepetler değişik alanlarda kullanılıyor. Odun-tezek taşımak için yapılanlar var. Bunlar 40x60
Cm ebatlarında oluyorlar. Ekmek koymak için de sepetler yapıyorum. Bunlar “D, E “ şeklinde oluyorlar. Genel olarak adlandırılırsa;
- Ahır Sepeti
- Saman Sepeti
- Zahra ya da Hububat Sepeti
- Küp Sepeti ya da yöresel ifadeyle “Lüğlük”
- Nasıl örüyorsun?
Süleyman Usta Kındıraların içinden 3 tane alıyor. Üç tanesini yan yana getiriyor ve bir başka kındıra alarak bu üçlüyü onunla bağlıyor. Sonra avuçları arasında bükmeye ya da rulo olarak sarmaya başlıyor. Gerçekten çok ilginç geliyor bana. Ne tezgâh var ne de yardımcı bir araç.
- Bu şekilde ellerimin arasında örmekle sele sepetin tabanını ya da merkezini oluşturuyorum.
Dairesel bir şekilde oluşturduğum merkezin etrafında sürekli dolandırıyorum.
- Elips gibi bir şey.
- Artık siz nasıl ad verirsiniz bilemem ama başlama noktam burası ve böyle gelişiyor. Tabanı
İstediğim ölçüde olduğunda bu defa yine bir kenardan yukarıya doğru bükerek boyunu örmeye başlıyorum. Tabii ki boyu istenilen ölçülerde oluyor. Hemen şunu da belirteyim sele sepetler için kullanacağım kındıra ya da berdilerin sürekli ıslak olması gerekiyor. Kurumaya yüz tuttuklarında ıslatıyorum onları.
- Günde kaç tane yapıyorsun?
- “D” şeklinde olanlardan günde 2 tane yapabiliyorum. Vazo tipi olanlardan 4 tane rahatlıkla
Yapabiliyorum. Berdi ya da kındıra malzemeli sehpa dan 1 tane çıkıyor.
- Taşıma amaçlı sepetlerden başka da yapıyor musun?
- He ya! Dedim ya vazo yapıyorum. Sehpa yapıyorum. Ancak şu anda onlar burada yoklar.
Patates sepeti de büyük ebatlı olduğundan günde yalnızca 1 tane çıkartabiliyorum. Gördüğünüz gibi bu iş bütünüyle bilek gücü istiyor. Yoğun çalıştığınız zaman bir noktada yoruluyorsunuz.
- Peki ya pazarlama işi?
- Pazarım yok. İsteyen buraya gelip alıyor. Ya da turistik bölgelerden sipariş veriyorlar. Eskiden
çok sipariş alırdım. Ama naylon malzemelerden yapılma sepetler piyasaya girdiğinden bu yana işlerim artık hiç iyi değil. Dedim ya yalnızca turistik yerlerde ilgi görüyor.
- Peki, ne olacak bu işin sonu? Senden başka yapan var mı?
- Kayseri’de tek ben varım. Zaten Türkiye’de de yapan çok az kişi var. Çocukları öğrenmek
İstemediler. Onlar haklılar tabii ki. Bundan ekmek yenmiyor artık.
- Yetkililer ilgilenmediler mi seninle?
- Ara sıra geliyorlar. Resim çekiyorlar. Aksaray’da 2007 yılında Halk Eğitimi Merkezi’nde dokuz ay
Kurs öğretmeni olarak görev yaptım. İleriki yıllarda bir daha da kurs açmadılar. Bu mesleğe ilgi yokmuş. Sanırım bende son bulacak.
Bir yalnız adam. Sihirli parmaklarıyla inanılmaz sanat şaheserleri yapan adam.
![]() |
![]() |
![]() |







